Prof.Dr. Hüseyin Kalkan

Gökyüzüne Bakmak I İnsan Olmanın En Eski Alışkanlığı

Prof.Dr. Hüseyin Kalkan

İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen çok az şey vardır. Diller değişti, şehirler kuruldu, imparatorluklar yıkıldı, bilim ilerledi. Ama bir şey hep aynı kaldı:
İnsan, gökyüzüne bakmayı hiç bırakmadı.

Belki de bu yüzden gökyüzü, insanlığın en eski aynasıdır. Ateşin çevresinde toplanan ilk insan topluluklarından, modern teleskopların başında sabahlayan bilim insanlarına kadar herkes başını kaldırıp aynı göğe baktı. O bakışlarda yalnızca yıldızlar yoktu; korku vardı, hayranlık vardı, merak vardı.

Ve her bakış, kaçınılmaz sorulara dönüştü:

Biz kimiz?

Bu evrenin neresindeyiz?

Nereden geldik, nereye doğru savruluyoruz?

Varoluşumuz bir rastlantı mı, yoksa henüz anlayamadığımız daha büyük bir düzenin parçası mı?

Ve bu sonsuz sessizlikte, bizden başka bilinçler de bize bakıyor olabilir mi?

Yıldızlara bakarak yolumuzu bulduk, zamanın akışını ölçtük, mevsimleri ayırt ettik. Ama asıl önemlisi, kendimizi anlamaya çalıştık. Çünkü gökyüzü, hiçbir zaman sadece yukarıda duran bir manzara olmadı; o, insanın iç dünyasının da bir yansımasıydı.

Gökyüzüne bakmak, yalnızca yukarı bakmak ta değildir. Aynı anda hem geçmişe, hem geleceğe, hem de insanın kendi içine bakmasıdır. Çünkü gökyüzü, hiçbir zaman yalnızca yıldızlardan ibaret olmadı;anlamın, bilinmeyenin ve merakın sahnesi oldu.

Yıldızlarla Anlatılan Hikâyeler

İlk insanlar gökyüzüne baktığında, orada matematiksel denklemler değil, hikâyeler gördü.Orion bir avcıydı,Cassiopeia kibirli bir kraliçe,Samanyolu tanrıların yürüdüğü bir yoldu. Zamanla gökyüzü, mitlerin doğduğu bir sahneye dönüşüyordu.

Bu bir "bilgisizlik" değildi.
Bu, insan zihninin doğasıydı.

İnsan bilmediği şeyle karşılaştığında onu görmezden gelmez; ona anlam yükler. Yıldızlara bakıp korkularını, umutlarını, tanrılarını ve kaderini yerleştirdi. Çünkü bilinmeyenle yaşamanın tek yolu, onu hikâyeye dönüştürmekti.

Ama hikâyeler yetmedi.

Düzenle İlk Karşılaşma

Bir süre sonra insan fark etti ki gökyüzü yalnızca güzel değil,düzenliydi. Yıldızlar rastgele doğup batmıyor, Güneş her sabah doğudan yükseliyor, Ay belirli aralıklarla biçim değiştiriyordu.

İşte bu fark ediş çok önemliydi. Çünkü bu, insanın evrende ilk kez biryasa sezdiği andı. Gökyüzü, sanki bir şeyler fısıldıyordu:
"Burada bir düzen var."

Bu fısıltı, insan zihninde üç farklı yankı uyandırdı.
Bunlar ilerleyen yüzyıllardainanç,sanat vebilim olarak adlandırılacaktı. Ama o ilk anda henüz isimleri yoktu; sadece bir arayış vardı.

Göğe Bakmak Neden Hâlâ Büyüleyici?

Bugün her şey elimizin altında. Telefonlarımızda yıldız haritaları var, gezegenlerin hareketlerini saniyesi saniyesine biliyoruz. Peki o zaman neden hâlâ gökyüzüne bakınca durup düşünüyoruz?

Neden bir yıldızlı gecede içimizde tarif edemediğimiz bir his uyanıyor?

Çünkü gökyüzü bize hâlâ aynı soruyu soruyor:
"Biz kimiz?"

Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, bu soru eskimiyor. Aksine, her bilimsel keşifle daha da derinleşiyor. Evrenin merkezinde olmadığımızı öğrendik. Galaksiler arasında savrulan küçük bir gezegende yaşadığımızı biliyoruz. Ama bu bilgi bizi küçültmedi; tam tersine, sorumluluğumuzu büyüttü.

Bu yazı dizisinde gökyüzüne bakmanınüç büyük yolunu adım adım ele alacağız:

  • Gökte kutsalı arayaninanç,
  • Yıldızlarda duygularını bulansanat,
  • Evrenin yasalarını çözmeye çalışanbilim.

İnanç: Kutsalı Yukarıda Aramak

Yıldızların şaşmaz düzeni, Güneş'in her sabah doğması, Ay'ın döngüleri? İlk insanlar için bu kadar kusursuz bir düzen tesadüf olamazdı. Gökyüzü, iradenin, kudretin ve kutsalın mekânıydı.

Şimşek tanrıların öfkesi oldu, Güneş kutsal bir ateşe dönüştü. Babil rahipleri, Mısır gökbilginleri, Anadolu'nun şamanları göğü bir "doğa olayı" değil,ilahi bir dil olarak okudu. Gökte gördüğümüz düzen, yeryüzünde bir anlam arayışını tetikledi. Göğe bakmak, zamanla dua etmeye benzedi.

Sanat: Hayalin Yıldızlarla Buluşması

Gökyüzü, hayal gücünün en cömert ilham kaynağıydı. Ressamlar yıldızlı geceleri tuvale taşıdı, şairler yıldızları dizelerine sakladı, besteciler göğün sessizliğinden melodiler üretti.

Van Gogh'unYıldızlı Gece tablosuna bakarken aslında yalnızca gökyüzünü değil, bir insanın iç fırtınasını da görürüz. Yahya Kemal'in dizelerinde yıldızlar, gökyüzünde değil, insanın kalbinde parlar.

Çünkü sanatçılar çok iyi bilir:
Gökyüzü sadece dışarıda değildir.
O, insanın içinde de vardır.

Bilim: Düzeni Anlama Cesareti

Ve sonra biri çıkıp sordu:
"Peki bu düzen nasıl işliyor?"

İşte bilimin hikâyesi burada başladı. Thales gökyüzüne bakarak tutulmaları anlamaya çalıştı. Eudoxus yıldızların hareketini geometrik modellerle açıkladı. Aristoteles evreni katmanlara ayırdı.

Yüzyıllar sonra Kopernik, Galileo ve Kepler, insanlık tarihinin belki de en sarsıcı gerçeğini dile getirdi:
Dünya evrenin merkezi değildi.

Bu yalnızca bilimsel bir keşif değil, aynı zamanda felsefi bir kırılmaydı. İnsan, evrende ayrıcalıklı bir konumda olmadığını fark etti. Gökyüzü artık sadece hayranlık uyandıran bir kubbe değil, anlaşılması gereken bir sistemdi.

Ama bunları ayrı ayrı değil,bir bütünün parçaları olarak okuyacağız. Çünkü insan, gökyüzüne tek bir gözle bakmaz. Hem inanır, hem hayal eder, hem sorgular.

Bugün modern teleskoplarla milyarlarca ışık yılı ötedeki galaksilere bakıyoruz. Yıldızların çekirdeklerinde üretilen atomların bir zamanlar bizim bedenimizi oluşturduğunu biliyoruz. Yani göğe bakarken aslındakendi kökenimize bakıyoruz.

Bir sonraki yazıda şu sorunun peşine düşeceğiz:
İnsan neden kutsalı gökte aradı?
Gökyüzü, tanrıların mekânı nasıl oldu?

Göğe bakmaya devam edeceğiz.
Çünkü insan, bakmayı bıraktığı anda kendini de kaybeder.

Prof. Dr. Hüseyin KALKAN
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Öğretim Üyesi