Samsunsonhaber Köşe Yazarı Eğitimci Onur Şirin'in kaleminden: Büyük Anestezi
Dünya denilen bu devasa sahnede, senaryosu çok önceden yazılmış, her jesti ve mimiği prova edilmiş karanlık bir tiyatro izliyoruz. Işıklar öyle ustaca ayarlanmış ki, sadece görmemiz istenen illüzyonlara bakıyoruz. Oysa spotların aydınlatmadığı o karanlık köşelerde, insanlık can çekişiyor. Herkes kendisine biçilen rolü, bir saniye bile aksatmadan, büyük bir sadakatle oynuyor.
İçerideki Panayır
Biz burada, sırf halkı oyalamak ve zihinleri uyuşturmak için icat edilmiş yapay kavgaların içine gömülmüş durumdayız. Biri çıkıplaiklik üzerinden ucuz bir kahramanlık peşinde koşuyor, diğerimaneviyatı bir kalkan gibi kullanarak vicdanları sömürüyor. Biri en gür sesiylemilliyetçilik nutukları atarken, bir diğeri bu toprakların mayası olanTürklük tanımını tartışmaya açarak zihinleri bulandırıyor.
Bu tartışmaların hiçbiri tesadüf değil. Bunlar, dışarıdaki feryatları bastırmak için kullanılan "gürültü makineleri"dir. Biz içeride birbirimizin boğazına sarılırken, aslında birilerinin kurduğu o büyük çarkın dişlileri arasına sıkışıp kalıyoruz.
Celladını Alkışlayan Bir Trajedi
Hemen yanı başımızda, ABD ve İsrail'in İran üzerinden bölgeye yaydığı o ateşten çember daralıyor. Gökyüzünden yağan sadece bomba değil; bir halkın umudu, bir çocuğun yarını, bir annenin son duasıdır.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Müslüman coğrafyasında bir grup, akıl tutulması yaşarcasına kendi celladını alkışlıyor. Diğerleri ise vicdanlarını rahatlatmak için "ses çıkarır gibi" yapıyor. Sosyal medya mecralarında paylaşılan birkaç süslü cümle, samimiyetten uzak kınama mesajları... Oysa dökülen kan ne mezhep tanıyor ne de ideoloji. O kan, hepimizin eline bulaşıyor; sessiz kaldığımız, oyaladığımız ve sahte gündemlerin peşinden sürüklendiğimiz her saniye...
Duygusuzlaşmış bir toplum, en büyük tehlikedir. Televizyon ekranlarında "Türklük" tartışılırken, sınırın diğer tarafında bir babanın evladının cansız bedenine sarılıp attığı o sessiz çığlığı duymuyorsak, biz çoktan iflas etmişiz demektir. İnsani değerler, sadece kitaplarda kalan birer terim değil; yaşatılması gereken birer onurdur. Bugün İran'da, yarın bir başka komşuda sönecek olan her ocak, aslında bizim insanlığımızın mezarıdır.
Bu kaosun, bu planlanmış karmaşanın ve üzerimize serpilmiş ölü toprağının tek bir panzehiri var. O da bir asır öncesinden yankılanan, sadece bir askeri strateji değil, aynı zamanda evrensel bir ahlak yasası olan o eşsiz vizyon:
"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh."
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu sözü söylerken sadece bir temennide bulunmuyordu; bize haysiyetli bir duruşun yol haritasını çiziyordu. İçeride barışı yapay kavgalarla feda edenlerin, dışarıdaki zulme karşı duracak dermanı kalmaz.
Artık bu "büyük anesteziden" uyanma vaktidir. Bize biçilen o küçük rolleri ellerimizin tersiyle itip, insanca ve onurluca bir duruş sergilemek zorundayız. Çünkü tarih, sadece konuşanları değil; en zor zamanda barışı ve insanı savunanları yazacaktır.







